« Önceki | Sonraki »

6/11/2009

Kelid'in Şarkısı


KELİD

 

Kelid ne tuhaf bir isim? İlk duyanlar yadırgarlardı. Bizden biri olmadığı kesin? Bu ne acayip bir isim böyle? Kelid, t ile değil d ile. Bir zaman bunun mücadelesini verdi işte. Bir ara isminin kökenini araştırmalarla geçti ömrü. Babası mı koyduydu yoksa anne tarafından birileri mi? Bir pusulada gördü vasiyet gibiydi. Büyük babasının sözleriyle tanımlanacak olursa tabi oğluna vasiyetiydi oğlun olursa güzel bir isim koy torunumun ismi güzel olsun, benim sana vasiyetimdir bunu böyle bilesin. Yok belki de kendi uydurmasıydı. Ne zaman? Okuduğu kitaplardan mı esinlendi yoksa bunu? Bir fikir yürütemiyor şimdi. Zaten umurunda da değildir. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ındaki C.’yi hatırladı. Kendisini de bir anti kahraman ilan etmek istedi. Listenin böyle uzayıp gitmesine izin vermedi, yoksa sırada Bay Mosarlatlar, Tröst’ün anti kahramanı olacaktı. Sonunda baş edemeyince vazgeçti haliyle. Yakasını bıraktı bu işin. Bıraktıkları gibi bunu da onların kenarına iliştirdi.  

Bazı kitaplar insanın hayatının bir dönemiyle özdeşleşir derdi, bu da benim hayatımın bir anıyla özdeşlemiş gibidir, İstiklal caddesinden aşağı tünele doğru yürürken aklı birden geçmişe gitti, yani Fransız Kültür’ün çay ocağı eskiden herkese açık olduğu zamanlara, bu kitapların çoğunu o zamanlar devirdiğini hatırladı. Kitap beygiri gibiydim o sıralar anlayacağınız dedi sonra gülümseyerek. İsmini her yerde aşikar etmekten çekindiğinde midir resmi şubelerden ve de bürokrasi çarkından uzak durmak gibi bir fikre saplandı. İnsanlara gerekmedikçe ismini söylemekten çekindi, aynı karalamalara devam edeceklerdi yoksa. İğneleyici, yok sayıcı, insanların hinlikle ona bakıp isminden dolayı dalga geçmelerine alışmıştı çoktandır, yüreğine kıymık gibi batan lafları, aşağılayıcı tutumları, kendilerine benzemeyeni hemen de sindirmek yasasını burada da devreye sokarlar, hinlikle gülümseyip Kelid öyle mi, git başka yerde oyalan it, başka kafa bulacak birini bulamadın mı? Kimi de ismin kökenine yaklaşıp olumlu sonuçlar peşinde koştuğunu hissettirerek sözde ona yardımcı olmaya çalıştıklarını anlatmak isterlerdi. Kel ve id birleşim miydi? Böyle ise iyi, yolları bir yere çıkıyordu. Sessiz kalırdı, yüzünde o aymaz tebessüm, çaresizliğini dile getiren sessiz kalma oyunundan geride kalanlarla yetinirdi artık. Genç edebiyatçıların orada toplanıp lafladıkları, devirdikleri kitapları bir de kendilerine satma piyasasını nasıl oluşturduğu, lafı biri alıp öteki devam ettirir, okudukları kitaplar bir kere daha bu masalarda harmanlarak zihinlerinde kendi yerini daha bir berkitir, oradan çıkmayacak bir şekilde beleklere kazınır, herkes kendi ölümsüz yapıtını bir gün yazacağı umuduyla kuzulaşır, masumca bakışlar fırlatmaya başlarlardı birbirlerine. Kelid ise sessiz kalıp onları dinler, kendine sıra geldiğinde konuşmasını tamama erdirecek cümleleri unuttuğunu söylerdi çekinmeden. Kimi Palto derdi, Palto üzerine roman tanımam, yazacaksan şöyle Unumuno’nun Sis adlı romanı gibi bir kitap yazmalı, sen hiç okudun mu da öyle bakıyorsun masanın bir köşesinden bana afili gözlerle pis herif? Okudum ya ne sandınız, haklılık payı yok değil sözlerinizin, ama ben Kafka derim, iyi de Kafka romanlarını kaç kişiye üttüreceksiniz, onu anlayabilecek kimi bulmalı, soyunun sopunun gelmişinin geçmişinin de, ilginç ve gizemli bir yazardır benim için hala Kafka, ona sıcak davranan ve kendisine yakın bulduğunu her fırsatta dile getiren arkadaşına da yan gözle bakacak biri değildi, Süleyman Çelebi’ye sıra gelmiş gibi “Ben Dosto derim arkadaş.” diye çıkıştı, “Herif psikolojiyi bir tek ondan öğrendim demiş, kimdi dur bakayım? Ha evet, şu aklını kursağına yediren Niçe,”

Hep birden gülüşmeler.

“Hitler’i hortlatan adam.” Dedi gençlerden biri, “Hitler’i dünyanın başına bela etti.”

“Yanılıyorsun,” dedi arkadaşı da.

“Bir sakıncası mı var?” der gibi ona baktı uzun burunlusu.

“Onu dünyanın başına bela eden kayıp kıta tarikatına inan bir gizli tarikattı. Naacaller tarikatıyla da bir bağlantısı olduğu söylenir.”

“Şu Kayıp Mu Medeniyeti, insanın cenneti kaybettiği yanılsaması öyle mi?”

“Ne var şimdi bunda?”

İnsanları uyandırmanın zamanı gelmiş gibi baktı Süleyman Çelebi sohbet arkadaşlarına.

“Bunlar birer uydurmadır, bilimsellikten uzak anlayacağınız.”

“İspatlanmamış yani.”

“Evet.”

“Bilim tarafından ispatlanamayan şeyleri yok mu sayacağız yani, bunu söylemek derdin?”

“Lafı uzatmaya ne hacet.”

“Aynen öyledir.”

“Ben Bir Çağ Yangını üzerine roman tanımam efendiler.” Dedi Kelid de.

Bir anda herkes şaşkınlıkla ona baktı. Uzun zamandır konuşmayan herif ne yapmaya çalışıyordu acaba? Anlamak ister gibiydiler.

“Bunu belki temellendiremeyeceğim ama bu böyledir.”

Kimi açıktan güldü, kimi bıyıkaltından gülümsedi. Seslerini çıkarmadılar.

Ayrıldı oradan. Sonraki sohbete kadar bu sıkacaktı onları. Bu can sıkıcı durum yeterdi onlara. Sınıfsal kökenini kaydırmış bir hergeleden söz işitmekten daha iyiydi.

 

Aylın

 

Aylın bu zamanda kapısını çaldı Kelid’in ve kendisini bir an seçilmiş gibi gördü tavanrasındaki daracık basık odada, eli ayağı birbirine dolaştı, sonunda kahve ikram etmekte buldu çareyi,

Aylın burada bütün eşyalarını totemleştirmiş bir kaçıkla karşı karşıya geldiğini biliyordu, seçkin laflar etmesi şaşırttı tabi onu da. Önemli projeleri olduğunu, aylak aylak değil de çalışmama hakkını kullandığını söyledi bu Yazgülü’ne, Aylın Yazgülü olarak anılmaktan hiç hazzetmese de bunu belli etmedi. Kafka Ağladığında emziğini vermek gibi bir misyon yüklenmişti, Kafka’yı kurtarma operasyonu açıkçası, Aylın ile o zaman Boğaz’a nazır duran bir çay bahçesine gittiler, Cennet Bahçesi ismini sökene kadar Aylın durup yüzüne bakmakla yetindi,

 

20/10/2009

Ragıp-2

**

Hürrem Sultan küçük bir kızken limandan hareket eden gemide bir başına geleceğinin ona ne gibi bir serüven hazırladığından habersiz işte doğduğu yerlerden toprağından gitmek ne kadar zor olsa da bu gemiyle artık geçmişinden de doğduğu köyden de koparıldığını anlamış gibi bir an geminin pruvasında sulara bakmıştı, suların kurşuni aydınlığında suya düşen aksini arayan küçük bir kız gibiydi. Rozalinka adı ona artık bir yabancı gibi geldi, orada, götürüldüğü ülkede ona hangi adla hitap edileceğini de bilmemekteydi, ama ona Rozalinka diye hitap etmeyecekleri belliydi. Gemi o sıralarda devlet hizmetine amcası Kemal Reis ile giren Piri Reis’e aitti, Piri Reis daha o yaşlarda bir daha çıkmamak üzere havsalasına yerleşmişti Rozalinka’nın hem de bir daha çıkmamak üzere. Kemal Reisliler diye anılan bu korsanlıktan gelme denizcilerin saray çevresinde fazla sevilmedikleri ve alaylılar tarafından her zaman küçük görüldükleri ve bazı desiselerle padişahın gözünden düşürülmeye çalışılmaları da önemli bir nokta gibi gelmekteydi Ragıp’a.

Bahili Hoca bu rüyayı gördüğünde gözlerine inanamadı, Ragıp’ın anlattıkları ve Meti Uslu’nun kitabından okuduğu şeyler bilinçaltına öyle bir yer etmiş ve etkilemiş olmalıydı ki rüyada olsa o tarihten sahneyi rüyada görmesi şaşırtıcı ve ilginçti. Bir an Hürrem Sultan ile göz göze geldikleri olmuştu, böyle bir sahnede Bahili Hoca şaşkınlıkla küçük Rozalinka’ya bakarak Karadeniz’in azgın dalgalarına karşı koymaya çalışan nazlı gemiye acıyarak baktı, sular kabararak bordasını da aşıp güverteye kadar ulaşabiliyordu, sonra suları mahmuzlayan geminin her suya batıp çıkışında tayfayla birlikte o da soluğunu tutmak zorunda kalıyordu.

20/10/2009

Ragıp

Ragıp

 

 

 

Ragıp oturmuş Cemil’e bakıyordu, Kayıp Kıta Atlantis’in paha biçilmez mirası ve hazinesinin bu haritada sırlandığını iddia etmesiyle bir anda ilgi odağı oldu, komplolardan bahsetmesi ve her gün kahvenin müdavimlerinden olduğu için de herkesin ona kuşkuyla bakması bir yana zamanla artık kahvedekiler ona alışmıştı, nereli olduğu ve nereden geldiğini pek bilen olmasa da bazı bilgiler ışığı altında Ragıp da çözülmüştü. Daha önceleri Siyah Beyaz gazetesinde çalışmış ve muhabirlik yapmıştı, hayatı bir sürü olayla doluydu, dergi çalışmaları yapmış, sağ sol çatışmalarının ayyuka çıktığı dönemlerde o da sol sekterde yerini alarak eylemlere katılmış, şimdi ise çalışmama hakkını kullandığını söylüyordu yanındakilere. Sürekli gazete okur, eğer konu açılırsa o da hemen lafa karışır, sonra da sözü dönüp dolaştırıp kendine getirirdi, pimpirikli insanlar onun bu huyundan pek hazzetmese de inadına konuşur da konuşurdu, hemen her konuda fikri olması ve hemen her konuda ilginç şeyler söylemesi, çoğu insanın tuhafına gitse de inanmak zorunda kalırdı sonunda. Çünkü iddialarını bilimsel temellere oturtmaya pek bayılırdı, hemen her konuda da bir bilim adamından örnek vermesi, sonra bu örnekten yola çıkarak öyle şeylerle ilişkilendirip bağlantı kurardı ki onu dinleyen yaşlıların bile ağzının açıkta kaldığını görürdünüz. Konuşma belli bir zaman sonra bir de bakmışsınız ki kendi bildiği ve iddia ettiği yönde gelişerek içinden çıkılmaz olmuş, çaresiz onu dinlemek zorunda kalırdınız, her söylediği şey doğruymuş gibi bir intiba altında kalırdınız, kahvedeki bazı yaşlıların "Doğrudur canım, neden doğru olmasın?" sözleriyle ona inanmayan arkadaşlarını iknaya çalıştıklarına şahit olurdunuz. Ragıp bununla da kalmaz, inandırıcılığını tazelemenin yollarını arayarak her defasında sizi şaşırtmanın bir yolunu da bulurdu, bunda mahirdi anlayacağınız. İnsan bir anda onun konuşmalara kaptırırdı, gazetelerdeki haberleri de tersinden okuma onun marifetiydi, bunlardan öyle sonuçlar çıkarıp ortaya öyle tezler atardı ki insan ister istemez inanmak zorunda kalırdı, son günlerde şimdi Piri Reis’in çizdiği kayıp haritaya takmış, onun da seçilmişlerden olduğunu iddiası ile gündemdeydi, sözde Piri Reis bu gizli tarikatın üyeleri tarafından bir komplo düzenlenerek öldürülmüştü, Kubat Paşa’nın para göz olması da kolaylıkla elde edilmesine yaradı daha çok, Bahili eski gazetecinin söylediklerine kulak asmasa da düşündürücü bulmaktaydı.

“Yine seninki gelmiş baba,” dedi.

“Kim?”

“Kim olacak Ragıp!”

“Ha o mu?”

 Ragıp Bahili hocayı görünce tevazulu bir şekilde selam verdi.

“Hocam nasılsınız?” demeyi unutmadı.

Bahili Hoca “İyidir” dedi, konuşmak istemese de.

Cemil yüzünden onunla muhatap olmak zorunda kalıyordu. Son günlerde buraya dadanmış, cemil’in dükkanına, sonra da bu çay ocağında etrafına toplananlara lügat parçalamaya başlamış bu insanı herkes kendi kafasında bir yere oturtmaya çalışmıştı muhakkak. Komplo teorileri üretmekte üstüne yoktu, onu da herkes bu yönüyle görüp biliyor, pek umursamaz görünseler de söylediklerinde bir anlam keşfine çıkmaktan kendilerini alamıyorlardı.

17/10/2009

Sofi

SOFİ

 

 

Sokağın adı bile insana tuhaf çağrışımlar yapıyor, insan ister istemez kendisini eski zamanlara yolculuk yapacağı fikrine kapılıyordu. Yapılaşmanın hızla ilerlediği ve beton binaların mantar gibi çoğaldığı ve her şeyi yuttuğu zamanlar sanki buraya hiç uğramamış, şehrin bu yakası gözden kaçırılmış gibi evler hala iki katlı, eski ve yabanıllığını koruyabildiğinden yüreğinde bir sevinç kıpırtısı da duymadı değil hani. Ev halkı bunun farkında mıydı acaba? Bu konuda ne söyleyebilirdi ki? Uzun zamandır yolda olmanın verdiği yorgunluk çehresine gelip oturan çizgilerle onu öyle bir dertop etmişti ki şu anda bile insanın bunları düşünesi gelmiyordu pek içinden. Uzun zamandır başında beklediği hastanın avurtları iyice çökmüş, yüzü de bir ölünün rengini almış gibiydi. Bu yüzden belki gerkemedikçe yüzüne bakmaktan kaçınıyor, kendisini geride tutuyor, saklıyor ve açılmıyordu. Ev halkı da onunla birlikte hareket ediyor, gerekmedikçe kimseden ses çıkmıyordu. Küçük oğlu ortalarda pek görünmüyordu, sabah ilk iş hastanın odasına gelmek, halını hatırını sorduktan sonra çıkmak oluyordu odada. “İyisin, seni iyi gördüm, nasılsın dede?” sorularından sonra cevabını beklemeden “İyi gördüm dede seni,” diyerekten odadan çıkıp gidiyor, yanı başında duran bir gölgeyi ise hayatın içerisinde kaybolmuş o yalnızlığı olarak görüyordu herhalde. Sesini etmiyordu hiç. Sesini çıkarırsa çoğu şeyin çatırdayarak üzerine devrileceğini ve bu toz yığını haline gelmiş ağırlığın altında ezilip belki de kaybolup gideceğini varsayıyordu. Kızı ise sessizliği kaç zamandır giyinmişti üzerine. Kapı aralandığında başını uzatıp odayı alacalı bulacalı gölgelere boğduğu bir güz güneşinin solgun ışıklarından yol buldukça odada bulunan gölgelere göz atıyor, sonra da kayboluyordu. Bu bir emrivaki halini almıştı birkaç gündür. Kızı bile sessiz başkaldırışını böyle sürdürme yoluna gittiğine göre iş çok ciddi olmalıydı. Büyük oğlu ise asiliğini sürdürüyor, bu evi de canına okuyacağı günlerin sayılı olduğunu gösterecekti, durun hele demekteydi, bekleyin, bakın daha neler yapacağım, daha bitmedi, gelmedi o gün, geldiğinde hepinize göstereceğim demekteydi. Ama o gün gelmediği için beklemekteydi sabırsızlıkla. Birkaç gündür burnundan soluduğuna ve kendi kendine bir şeyler mırıldandığına göre beklediği günün gelmemesine sabrı kalmamıştı.

Soğuk bir kış günü günlerden sonra işte ilk adımını atışıydı sokağa ve nereye gideceğini bilmeden yatalak bir babayı öyle üstünkörü üzerini örtüp geride bırakarak soluklanmak için o da hemşerilerinden birkaçını görebilirim onlarla sohbet edebilirim maksadıyla arzı endam ettiği sıralarda acaba babasını öyle bırakıp gelmekle iyi mi ettim diye kendisiyle muhakeme yürütmesi de pek fazla sonuç vermemiş gibi görünüyordu. Onun susması büyük bir şeydi ve bunu ilk hanımı fark ettiğinde artık onu bir daha geri getiremeyeceklerini, kendisinde başlattığı yolculuğu kim bilir nerede sonlandıracaktı, bunu onca yıllık eşi olduğu halde kestiremediğine göre çocukları mı bilecekti, hep o adamın yüzünden diyecekti ki ağzım çarpılır korkusuyla geri adım attı, cümlesini tamamlayamadı, yıllar önce şeyh dedikleri Şeyhinin yanından geldiği vakit bizim herife bir haller oldu diyerek aileyi birbirine kattığı kış günü cumartesini hatırladı ve de sustu, o günden sonra neler değişmişti, koca Yusuf’a ne haller olduğunu bir bilen de yoktu ailede kime sorsan. Yusuf’a bir şeyler oldu baba, ana bilesiniz söylenmeleri, dövünmeleri bir fayda etmedi, kimse de bu sözlere kulak asmadı, unutuldu gitti daha sonra da. Bu herif adam olmayacaktı, şimdi bir de şeyhim tutturmuş, bir adamın peşinden gitmekte, düzgün gitmeyen işleri bu savsaklamayla günden güne daha da bozulmaktaydı. Sonunda kala kala bu derme çatma gecekondu ev, bir de güç bela kurdukları dükkan kalmıştı.  

22/9/2009

Dimitriv-2

2.

       

Mehmet Hoca Bekir’le görüşmesini bitirdikten sonra cebinden Rahip Dimitriv’in kartını çıkardı. Her şeyi nasıl açıklayacağını bilememenin gerginliğiyle baktı karta, karttaki numarayı tuşladı, sonra derin bir nefes aldı. Dimitriv’e ne söyleyeceğini düşündü, olayların bu raddeye geleceğini tahmin etmediğinden huzursuzdu,  Sonunda telefon açılınca:

“Alo! Dimitriv.” dedi,  “Ben Mehmet Hoca.”

Sesi tedirgindi, Dimitriv telefonun diğer ucundaki tedirgin insanın neler söyleyeceğini merakla bekliyordu. Acaba bir şey mi olmuştu bilmediği?

“Efendim Mehmet Bey.” diyebildi ancak.

“Rahip! Dokümanlara jandarma el koydu. Buluşmamız lazım.”

Sesi tedirgindi, bu olumsuz gelişme hiç hesapta olmayan şey canını fena halde sıkmıştı.

“Nerede buluşalım.” diye sordu Dimitriv. O da heyecanlanmıştı ister istemez.

Kaybedecek zaman yoktu, aklına ilk gelen Hamza Hoca oldu, en uygunu da buydu zaten.

“Hamza hocanın evinde buluşalım.” dedi, “Adresi biliyor musunuz?”

“Bulurum.”

“Saat 13,30 uygun mu?”

“Sanırım uygun. Değişiklik olursa seni ararım.”

“Tamam, görüşmek üzere, hoşça kal.”

Mehmet Hoca, bu seferde Hamza Hoca’yı aradı.

“Hocam iyi günler. Mehmet Hoca”

“İyi günler Mehmet Bey.”

“Önemli gelişmeler oldu. Saat 13,30’da bulaşabilir miyiz?”

“Hay hay, olur.”

Mehmet Hoca, elindeki dosyaları düzenleyip çantasını hazırlamaya koyuldu. Dimitriv de kaldığı otelden ayrıldı. Akan trafiği ile İstanbul’un her zamanki hengamesine kulak tıkamaya çalıştı. Bu şehir böyleydi, içinden çıkılmaz bir hal alsa da kendisine çeken bir tılsım vardı muhakkak. Köşedeki taksi durağından değil de yoldan geçen bir taksiyi el işaretiyle durdurdu, şoför Karadenizliydi, fiziki yapısı bunu hemen ele veriyordu. Polonez Köy’e sürmesini istedi ondan. Şoför de söylenen adrese gitmek üzere yola koyuldu. İlk defa taksisine bir yabancıyı aldığından değil de papaz olmasından dolayı meraklıydı da. Dimitriv konuşmaya fırsat vermedi hiç de.