DİZLERİMDE UYUYAN KEDİ MASALI

Bize Yardım Edeceksin

7/7/2009 · Kategori: roman

Bize Yardım Edeceksin

 

 

Rüstem arabayı çalıştırdı, gaz pedalına hafiften basmaya başladı, Ford yavaşça hareket etmişti, daha sonra da hızlandı, arabanın içinde tuhaf bir gerginlikle birlikte sessiz bir bekleyiş başlamıştı. Uzunca bir yol gidildi, sonra Rüstem dikiz aynasından ona baktı, „Yazar gözlerini bağlamak zorundayız,“ dedi, bana güven der gibi dikkatli bakışı biraz olsun soluk almasına neden oldu. Gözlerini bağladılar. Araba hareket halindeydi. Epey yol daha gittiler, sonra bir yerde yavaşladığında duracaklarını anladı, kulağına sesler geliyor, ama kime ait olduğunu seçemiyordu. Bir binadan içeri girdiler, merdiven basamamakları tükenmek nedir bilmiyordu, binanın en üst katına çıktıklarını da böyle kestirebildi, daha sonra bir koridor geçildi, sonra bir kapı açıldı, kapıdan girdiklerinde o sesler hala kulaklarında yankılanıyordu. Sabırsız bir bekleyiş vardı hepsinde de, korkmuyorum dese yalan olurdu, Rüstem’e ne kadar güğveneceğini bilemiyordu. Bir odadaydılar. Gözleri açıldı, beş on dakika beklediler, Rüstem bir sigara verdi. Polis olduklarını söyleyen adamlar kaybolmuştu. Sonra orta yaşlarda şık giyimli bir adam odadan içeri girdi. Rüstem sanki bir üstü, amiriymiş gibi ayağa kalktı. İçeri giren insan ona doğru yöneldi. Yüzünde sempatik bir ifade dolaşmaktaydı.        

"Reha bey herhalde!"dedi    
Merakla ona bakıp evet dedi, beni garipçe süzüyordu, bütün insanlara böyle mi davranıyordu acaba? Kendini bir Amerikan filmindeki gibi hissetti, çocukluğunda ve ilk gençlik çağlarında izlediği şiddet sahneleriyle dolu filmlerden etkilenmemek elde değildi, belki de onlar bir başlangıçtı. Elini uzattı, sizi bu şekilde getirttiğim için üzgünüm“ dedi Kara, "ama öyle oldu, neylersin“ gibilerinden laflar da etti. Şaşkınlıkla ona bakıyordu Reha, Rüstem ise sessiz bir bekleyiş içerisindeydi.        

"Yazarları severim!"dedi Kara. "Hatta öykünüzü okudum!.. Eskiden çok okurdum, ama şimdi zaman bulamıyorum."      

Yüzüne dikkatlice baktı.        

"Neyse!"        

"Beni neden getirdiniz?" diye sordu Reha    
Cevap vermedi. Bu sefer neden getirildim dedi, merak ettiğini bilmeliydi, sabrının tükendiğini, her şeyi bir anda böyle Arap saçına çevirenin kim olduğunu, ondan ne istediklerini, yazmakta olduğum romanın artık bitişe geldiğini düşünürken bu aksiliğin de nereden çıktığını, hepsini ona anlatmaları gerekiriyordu. Kara hala konuşmadan ona bakıyordu.      

"Reha bey, bize yardım etmenizi istiyoruz!"dedi. Sesi gayet içtenlikliydi.      

"Anlamadım!“dedi. „Hem burası karakol değilki ev!.."      

"Evet!“dedi. „Sizi daha iyi ağırlamak için. Bizimle olmanız için karakollar, hele nazaret demek küflü, nemli ve soğuktur, burası ise sıcak."       

"Yoksa yazarlara karşı hep böyle lütufkar mısınız?"       

"Tam üstüne bastınız!"dedi. "Şimdi sırası değil bunların!..     

Bakışlarıyla onu tartıyordu. Rüstem hala bir seyirci gibiydi.        

"Esrar içmeyi sever misiniz?"diye sordu.       

"Hayır!“dedi Reha. "Ben düşleri öldüren her şeye karşıyım!.."       

"Haa, şu sizin yazmaya çalıştığınız öyküydü galiba."        

"Öykü değil!“dedi Reha. "Roman."       

"Ha, evet!"dedi. "Galiba roman. Galiba sizin yazacağınız roman. Adı: Düşlerin Tarihi."      

Rüstem elindeki paketi önüne bıraktı.        

"Bak, bu zor bulunur!"dedi. "Afganistan işi! İstersen bir kez dene! İnsanın iliklerine işler. Bütün dünyası altüst olur insanın. Birçok Rock yıldızı, bir çok yazar yazabilmek, üretebilmek için müptela!.. Evet!.."     

Bir an aklına toplantı geldi, gündeme gelmişti. 68 ve 70’li yılların alternatif gençliğinin silahıydı, hemen hepsi yok olup gitmişlerdi.       

"Bir çoğu da bu düş uğruna yaşama bedelleriyle ödediler!dedi. Bunları sağlayan ve satanların dışında dedikleriniz ne kadar gerçeği anımsatıyordu bilmem!.. Neyse konumuz tartışmak değil!.. Senin yardımını istiyoruz!.. Bize yardımcı olursan sana her türlü yardımı yaparız!..        

"Anlamadım!"dedi Reha. "Ne yardımı bu?"     

Kara:

"Reha bey" dedi, kalktı, "benimle gelin“ dedi, bir kasa açtı, daha sonra da etkileyici bir ses tonuyla:       

"Bunları gördünüz mü?“dedi.      

Baktı, bir sürü Amerikan dolarıydı.         

"Bunlar!dedi. Yeni çağın tanrısı!.. Buna sahip olan bu ülkede her kapıyı açar!.."       

"Olabilir!.."dedi Reha, "Ama benim için geçerli değil."       

"Hem unutmuşum, sizin aileniz de variyetli!"dedi. "Ama fazla mal göz çıkarmaz, öyle değil mi?.."       

Fikri esrarlı sigarayı sarmıştı. Kara sarılı sigarayı yaktı, derin bir nefes çekti.        

"Mükemmel, tam kıvamında!”dedi. “Bence denemelisiniz!..”        

“Hayır!”         

“Başka bir şey dene istersen!"dedi.         

“Hayır! Neden buradayım?..”         

“Evet, haklısınız! Neden buradasınız?.. İyi bir soru!.. Sence neden buradasın?"         

"Bilmediğim için soruyorum!.."         

"Neyse! Konuya geliyorum!.. Aslında seninle ilgilenmiyoruz... Arkadaşınla..."         

"Yani Aytuğ ile mi?"         

"Evet!"          

"Peki, neden?"

"Soruları ben soracağım, sen de yanıt vereceksin!"dedi.         
"
Çok iddialısın,diye mırıldandım.

          "Ben iddia etmem, sadece onaylatırım!"dedi.

          “Bravo!diye bağırdım. İyi iş başarıyorsunuz!..

                   "Yok! diye sesi kükredi. "Kendimi hiçbir zaman düşünmem!.. Sadece gerekli olan işleri bitiririm!.. Zannedin ki ben bir avukatım, dava vekiliyim. Bu kadar gevezelik yeter!.. Sorun şu: Benim bir arkaşım var, bana geldi. Sadece dinledim. Sizde ona ait bir şey varmış. Bana rica etti. Birincisi onu istiyorum. Bu konuda bize yardımcı olmanı rica ediyoruz.

          “İstiyor musun, yoksa rica mı ediyorsunuz? dedi.

          “Bir yazara ancak rica edilir bence!dedi.

          “İnceliğiniz için teşekkür ederim!dedim. Ben almayayım!..

          “Bir hayli zekisiniz!dedi. Uzatmayalım!.. Beni arayan dostum kendisine ait olan bir şey gazete arkadışının eline geçmiş.

          “Neymiş o, bilelim!diye mırıldandım.

       Kahkaha attı.

          "Haklısın!"dedi. "Sen de bilemezsin!.. İçerideki adamlarımız da hiçbir bilgiye rastlamadı!.."       

Jeton hemen düşmüştü, o gün hırsız vari arama demek ki oydu. Adamlarıydı, evet tahmin ettiğim gibiydi, Hülabi, ya öteki, veya ötekiler kimdi acaba?.. Diğerleri kim diye içime bir kurt düştü.        

Kara:         

"Evet, öğrendik!"dedi. "Kitapevinde bazı şeylere sen ulaşabilirsin!.. Öğrendiğimiz şeyin birincisi bu diyebiliriz. Bize böyle bilgi verdiler. Senden yardım istiyoruz. »          "Bu işleri anlamam!"dedi. "Hem de... Ne ise.. Hiç ilgilendirmez... Niçin sorunun muhatabı ile görüşmüyorsunuz!.."

          

"Denedik ama öneri bile götüremedik!"dedi. "Çok sert. Kendine çok güveniyor. Haklı... Arkası bir hayli sağlam."         

"Öyle mi?Bilmiyordum."         

"Kafa buluyorsun!..”         

"Bakın, ben artık sıkıldım!“dedim. „Gitmek istiyorum!..“          

"Tabi gidersiniz!dedi. Size engel olmam, fakat senin peşini bırakmayız!..         

"Polise giderim!“         

"Onu yapamazsınız!“dedi. “Onlarla hiçbir zaman aynı yerlerde, aynı havayı solumaktan bile nefret ettiniz!”         

"Gazetelere giderim.“            

"Zaten arkadaşın gazeteci!dedi. Dostumun en büyük derdi de o!.. Gazetelere gönül rızasıyla vereceksiniz!.. Kesinlikle para alacaksınız. Onun şurası öyle mi, değil mi?..Biz onların verdiği paranın iki katını veririz!“        

"Peşinde olduğunuz şey ne?diye sordu. « Roman örgütü mü? »      

Kahkaha attı.        

"Çocukça bir düş o!dedi. Ancak beş altı yaşlarındaki çocukların oynadığı dünyayı kurtarma oyunu olabilir!..“       

"Bizi ciddiye almıyor musunuz? »        

“Yoo!”dedi. “Son derece ciddiye alıyoruz. Mesleğimin ilk yıllarında 12 Eylül öncesindeydi. İstanbul’da görev yapıyordum. Mesleğim icabı o zamanın babalarıyla oturup kalkardım. Bizim onlara, onların da bize ihtiyacı olduğu dönem... Bir gün aynı masada otururken bir genç geldi. Ya 17 yaşında, ya da 18 yaşındaydı. İsim yapmış bir adamdı bizimki!.. Emaneti istedi. ‘Unutmuşum’dedi, ‘Tamam, vereyim’dedi. Adamlarına işaret etti. Tahmin ettiğim gibi paketin içinde para vardı. ‘Tamam’dedi, Genç inatçı bir tavırla bir daha olmasın der gibilerinden ihtarda bulundu. Şaşırmıştım. Genç gittikten sonra ‘Niye’dedim, ‘Böyle bir şey yaptın, bunlar kopuk, soysuz heriflerdir’. Dostum bana döndü, ‘Sen öyle gör istersen’dedi, ‘Dediklerini yapma, birini vurdur, sonra başına gelenleri sen çek’ Kısa bir sessizlik anından sonra ‘Bunlar bir kişi değil ki’dedi, ‘Binlerce, hem de intikamcı. Bugün bunları bitirirsin, yarın başkaları çıkar sizi bitirir’. Evet, doğruydu. Sonra epey adam vurdular. Bereket bellerini kırdık. Yarın ne olur bilinmez bile!”       

İlgiyle dinlerken, tam o sırada kapı çalındı. Bir grup insan içeri girdi. Hepsi takım elbiseli, sert bakışlı, yürüyüşlerinden bile ürkülecek insanlardı.      

Salman:        

“Patron!”dedi. “Sözünü tutmadı, biz de emrettiğiniz gibi yaptık.”      

Mendilin içinde kesilmiş bir kulağın parçası durmaktaydı. İğrenç bir manzaraydı. Kan görmekten midesi bulanmış, kulakları zoklamaya başlamıştı. Başı feci halde dönüyordu. Kusacak gibi oldu, ama kendini sıktı.      

Kara:         

“Tamam!”dedi. “Çıkabilirsiniz.”       

Kulağı görünce yüzünün rengi buruşmuştu. Anlaşılan o da benim gibi kanı sevmiyordu. Ya da kan tutuyordu. Mendiliyle kusar gibi öksürdü. Bir eliyle kaldırın der gibiydi. Etkisi bir süre geçmemişti ki başka birileri daha geldi. Bu sefer farklı bir manzaraydı söz konusu olan.         
"Bana bir daha getirmeyin!"diye ikaz etti.       

Salman değil de bu sefer Metre:          

"Tamam!"dedi.

        Bu sefer anladığı kadarıyla parmaktı, izin istedi kalkıp lavaboya gitti. Fikri elleriyle tamam, iyi gidiyor diye bir işaret çaktı, ama ona güvenmiyordu açıkça söylemek gerekirse. Bu adamlar kimse çok zekiydi. İçinden sakın oynama bunlarla diye kendini ikaz ediyordu, kestirip at diye bir ses yükseliyordu. Kara geri dönmüştü. Artık her şey onda düğümlenmişti, her şey bir işaretine bağlıydı sanki.                

"Gördün değil mi, ben bile dayanamıyorum!“dedi. „Ama bunlar böyle değil, para için babalarını bile keserler! Anlıyor musun? Ama para için, para için!“      

Silahlarını Reha’ya doğrultmuşlardı, bunları dizginlemenin tek yolu paraydı.

Kara’nın yüz hatları nedense gerilmişti.        

"Neden güldün?"dedi.        

“İyi oyun!”dedim. “İyi bir tiyatro!..”        

“Ama gerçek hayatta yaşanan nedir ki?”dedi. “Gerçek bir tiyatro!..”      

Sanki onu ikaz ediyordu.        

“Şimdi nerede kaldım?”diyerek konuşmasına başladı.          

“Sizler öylesiniz, inatçı insanlarsınız.”dedi. “Birinizin başına bir şey geldi mi kan davası güdersiniz. Zannettiğim kadarıyla bu işi nesiller boyu yapmaya niyetlisiniz. Ama sevdiğiniz yanlarınız inatçılığınız ve kendince modası geçmiş değerleriniz. Belki de bu inatçılığınız ayakta tutuyor sizi. Değerlerinizi hiçe sayıp da paranın gücünü tanıyıp inançlarınızı da sattığınızda birden melek oluyorsunuz. Namussuzlaşıyor, bizden daha acımasız ve gaddar oluyorsunuz. Ben inatçıları severim. Hainlerden nefret ederim. Birçok olaya şahit oldum. Onlara kötü davransam da yiğidin hakkını yemem.”         

“Bu övgüler kime?”dedi Reha da.         

“Hepinize.”dedi.         

“Biz!dedim. Şiddete karşıyız.”         

“Unutma ha!”dedi. “Şu etik değerleriniz herhalde ne komik. Herkes para için birbirini boğazlarken, birbirini satarken, dahası ihanet ederken, babanın bile oğluna güveni olmadığı bir dönemde bunları savunmak gibi bir derde düşmüşsünüz. Sizler hayalperestsiniz. Gerçekte hiçbir zaman yaşamadınız, ya da yaşadığınızı düşünüyorsunuz. Sizler değil misiniz ki bu hayalperestliğin yüzünden bu ülkeyi tarumar ettiniz. Sizler tehlikeli hayalperestlersiniz.”

O da anlamıştı düşlerin tehlikeli olduğunu. Baksana iştahlıca gülemiyordu.        

“İyi, güzel!”dedi Reha. “Buraya bizim ve bizlerin hakkında görüşlerinizi öğrenmeye gelmedim herhalde.”      

Ciddileşti...        

“Tamam, fazla uzattım.”dedi. Dostum, sizde bize ait olan bir şey var. Nasıl elde ettiniz bilmiyorum. Ya bizim içimizde bir hain var, ya da sizin çevrenizden biri bunu elde etti. İkinci şık olma ihtimali çok yüksek. Şu edebiyat dostlarından birisi olabilir. Artık olan olmuş. Onu geri istiyoruz. Ücreti ne ise ödeme gücümüz var. Sana önerim şu: Kitabın basılmazsa basarız, para ise para, şu yapacağınız yolculuğun masraflarıysa karşılarız. Ya bize yardımcı ol, bize geri dönsün, ya da arkadaşını ikna et, tamam. Her şeyi sağlarız, gücümüz var. Kadınsa kadın, istediğin her kadını buraya getiririz.”

Zümrüt’ün burada olmasını çok isterdi, ama şimdi Amerika’daydı, Kara’nın elindeki şey ise oyuncak değildi.        

“Bizle oynamaya devam edersiniz elimizde ateş olur!dedi. Zararını siz çekersiniz. Şimdiden uyarırım. Bize yardımcı olacak mısın? Ya da arkadşını ikna edecek misin? Evet ise!..”       

Fikri’ye işaret etti, Fikri kasadan bir demet para getirdi.        

“Bunun içinde on bin dolar var.”dedi. “Kabul edersen avans olarak vereceğim!.. Gerisini de bize ait olan geldikten sonra yirmi bin dolar daha vereceğiz. Toplam yirmi beş bin dolar!.. Bu devirde iyi para.”      

İğrentiyle baktı Reha.          

“Ben satılık değilim!”dedi.      

Kara:         

“Biliyorum.”dedi. “Sizi satın almıyoruz. Ticaret yapıyoruz. Bir alış veriş… Bize ait olanı geri istiyoruz. Hiçbir iğrençlik yok. Ya da arkadaşını ikna et! Hangisini yaparsan yap! Bizim istediğimiz bu! Kabul edersen içerideki adamlarımla ortak çalışırsın.”

İçimden kabu et gibi görün, bütün bu içimizdeki hainleri tespit edip açığa çıkar dedi, sonra bunlarla oyun oynanmaz diye bir ses yükseldi. Kara’nın bakışları onu tartıyordu.        

“Benim böyle bir şeyden haberim yok!”dedi. “Bu işe kesinlikle bulaşmam.”                      

“Peki o zaman sadece bize bir alanda yardımcı ol!”dedi.         

“Neymiş o?”         

“Arkadaşının o hala bilinmeyen şifreli kasası.”dedi. Sen o kasayı kullanıyormuşsun!.. Bize gelen bilgi bu. Senden başka kimse bilmiyor, hatta yerini bile bilmiyorlar.“

       İçimden demek ki dedim, bütün şanslarını denemişler!.. Belki de kitapevindekilere para da ödemişlerdi. Bu günlerde bir çok kişi odamla ve Sakallı Baykuş’un odasının önünde fır dönüyordu.         

„Bunu daha sağlıklı bir zamanda düşünmeliyim!dedim. Bende sadece Aytuğ’un odasının anahtarı var. Bunun dışında hiçbir şey bilmiyorum.“        

„Hayır, bunu herkes biliyor!“dedi. „Tuttuğu gizli kasa ama nerede kimse bilmiyor. Her yeri didik didik ettik ama bulamadık. Çok fazla önemi de yok. Ya da arkadaşını ikna et!“         

„Üzgünüm!“dedi Reha. „Ben böyle işlere bulaşmam. Beni ilgilendirmiyor. Bununla birlikte şunu da söyleyeyim ki biz de öyle bir şey olacağını zannetmiyorum.“      

Kara:          

“Sen öyle san!”dedi.          

“Aytuğ pazarlamaya çalışıp, ödeşiyor bence.”         

“Nereden bildin!”dedi. “Bir çok görüşme yaptı, en son Kemal Güngör denen bir herifle.”     

Belleğini zorladı, ama çıkartamadı. Bu ismi bir yerden tanır gibiydi. Ona hiç de yabancı gelmiyordu. Mutlaka bir yerden tanıyordu bu adamı, ama nereden?..            

“Artık yeter!”diye bağırdı. “Bu kadar dedektifçilik!        

Kara:          

“İyi düşün!”dedi. “Hemen şimdi karar vermek zorunda değilsin. Zamanımız var, bekleriz.”     

Anlamlı anlamlı yüzüme baktı, taa ki... deyince sanki kıyametin kopacağı an gibi söz etti. Fikri’ye tamam der gibilerinden işaret etti. Tam kapıdan çıkarken “Reha bey bu iş bitsin,” dedi, “Asıl benim hayatımı yazmalısın” diye bir şeyden söz etti, sesi ciddiydi, her şeyi biliyorum diye de bilöfünü yapmayı unutmadı, ülkeyi altına üstüne getireceğinden dem vurdu, best seller olacağımdan, falan!..

      Lacivert renkteki Forda bindiklerinde Fikri yarı keyifliydi, ıslık çalıyordu. Ana yola çıktılar, düşüncelerden yakasını kurtaramıyordu, derin bir boşluğun içinde yüzen eşya ve düşünceler yumağı diye tutturmuş giden birisi gibiydi, başına gelen bu olay, kitapevinde yaşanan şeylerin faturası gibi bir şeydi ve onun başına patlamıştı, ne tesadüf; lanet olsun, bütün her şey onun başına toparlandı. Bizde olduğu iddia edilen şey her neyse Reha’yı meraklandırmıyor değildi hani. İçinden Aytuğ nasıl bulaştı ki bu işe dedi, hem temiz kalalım der, hem de bir sürü karanlık ilişkiler silsilesi karşılarına çıkarırdı böyle.     

Fikri:        

“İyiydin yazar!”dedi. “Bunlarla böyle konuşulur!”     

‘Ya sen onlaran değil misin?’der gibi ona baktı.         

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler :

Kayıt Denemeleri

7/7/2009 · Kategori: roman

Kayıt Denemeleri

                                                

 

Bu gün Perşembe... Kayıda aldığım şeyler benimle ilgili..       

Kaset boşa dönüyor... Bitmiş olmalı... Bu dalgınlıkla teybi çalıştırıyorum, kaset dönmeye başlıyor, sonra sesler duyulmaya başlıyor... Hepsini birer birer kağıda geçmem gerek...      

Bu gün Pazar... Kayıda girerken odadan çıt bile çıkmıyor... Aşağıdan Çıtki ile Halim’in sesi geliyor, sanatevinde sinirler gergin...Çocuklar kendi kendime konuştuğumu sanabilir... Bunları neden böyle bir gizlilik içerisinde yaptığımı ben de bilmiyorum... Bu gün yine roman toplantısına katılanlar üzerinde durmak istiyorum...     

Toplantıya uzun süre bir arada yaşamış, ciddi anlamda sanat, kültür ve politik alanda çalışmış insanlar geldi...         

Bir çoğu derginin önemli işler edinmeye çalışıldığını ifade etti... Bu ayrıntıların ifade edilmesi yararlı da olur, yararsız da...  Nirvenacı Serdar yapılanın ürettiklerimizi tüketmekten başka bir şeye yaramayacağına inanıyor... Birkaç kişi de onu destekledi... Yani karşı çıkıyorlar...          

Çat sesi duyuluyor...       

Burada nedense teybi kapatmışım... Cızırtıdan sonra takrar açılıyor... Bu da benim sesim... Kayda 17 Ağustos’da girmişim... Roman tartışmasından birkaç hafta sonra yani...     

Toplantıda Türk romanı üzerine tez çalışması yapan Alman dostumuz Cristman’ın bulunması ciddi anlamda romanın tartışılmasına neden oldu... Toplantı politika, edebiyat ve sanat, felsefe, kimlik hareketleri, bugünkü durum, derginin kapanması ile ilgili nedenler savruk ve dağınık bir şekilde devam etti...      

Bir kısım arkadaşlarımız da dergi romanının bahanesiyle eski dostlarını görüp, küçük kaçamak yaptılar... Yaşadıkları dünyadan bir süre de olsa sıyrıldıklarından onlar için iyi bir yaz tatili oldu sanki...         

Kaseti başa alıyorum... Tekrar kendi sesimi dinliyorum...        

Bu gün Pazar... Her zaman ki gibi Dağınık Şovalye ile roman konusunda tartıştık.. O romanın başına ön söz olsun diye Biz Zibidiyiz yazısını koymak isiyor, ben nedense çekiniyorum, çekincelerim var...       

Bu gün akşam Aytuğ geldi, çok yorgun görünüyor, sanat evi son günlerde onu yoruyor, Festivalde işlerin iyi gitmemesinin de payı var... O yine de romanla ilgilendi, neler yaptığımı soruyor...      

Neye karar verdiğimi açıklıyorum...     

Romanın giriş kısmına dediği şeyi koyamayız, nedenmiş o diye diretti, biraz daha üstelesem belki kavga bile edebilirdik... Aytuğ’un ne yapmaya çalıştığını anlayamıyorum.. İşler kötüye mi gidiyor yoksa...          

Kaset boşa dönüyor, yeniden başa almak istemiyor canım, mutsuzluğum gözle görülür boyutlarda... Kasetten aktardığım metinlere bakıyorum... Roman tartışmaları başlığı altında epey şey karalanmış... Bunları romana girebilecek bir biçimde düzenlemeler yapmam bana hiç de şaşırtıcı gelmiyor, romanı belki de Yahya’nın dediği biçimde yeniden kurgulamalıyım... Ama yine de kararsızım...

 

         

Roman Tartışmaları-1

 

   

Tacit romanın yazılmasında ısrar ediyor. Çünkü bir fırsat çıkmış... Bu fırsat çok iyi değrlendirilmeli...

  Derginin yaptığı çalışmaları bir nevi ifade edeceğine inanıyor.

       

« Bu çalışmaları biz kendi kendimizi tatmin etmek için üretmedik... »     

Salonda bir an sessizlik... Sonra bir homurdanma...   

Nirvenacı Serdar:    

“Söz hakkı alabilir miyim, » diyor...   

Tartışmayı yöneten dergiden bir kız:    

« Evet, » diyor. „Herkes sözünü söylemekte özgür!.. »  

Gülüşmeler...   

Serdar:    

„Tacit’in söylediklerini abartılı buluyorum,“ diyor.   

Tacit sessizliğini bozmuyor nedense. Aralarının neden açık olduğunu bilmiyorum... Diğerleri de bunu çok abartılı buluyor.    

Aytuğ parmağını kaldırıyor:     

„Biraz da ben konuşabilir miyim?“    

„Evet, Tacit!“    

Bütün gözler merakla ona çevriliyor.. Bahar donuk gözleriyle ona bakıyor, Tacit ise tedirgin...        

Roman tartışmalarının Ölü Görme Masalı’nda yer alıp almaması konusunda kaygılıyım biraz... İkilik yaratacak diye korkuyorum... Sonra bu ikiliği aşmak hiç de öyle kolay olmayacak...     

Teybi açıyorum... Kaset dönmeye başlıyor.     

Bu gün pazartesi... Kayda girerken Hülabi kapıyı açtı... ne yaptığımı anlamamış gibi yüzüme bakıyordu... burada ne işin var senin dedim... Bir şeylerden korkuyor olmalı, ama kimseye de bir şey söylemez... yine ne var dedim... dur hemen kızma Reha dedi, sana çay getirdim... Biraz olsun rahatladım...Ama hala tedirginim... Biri gelebilir... Bu gün yine roman toplantısı ile ilgili düşüncelerimi aktarmak istiyorum... Arşivde olsa, bunları kayda almalıyım, bir gün okumak isteyenler için önemli... Her şeyi bilmeleri gerekir...          

Aytuğ’un toplantı ve toplantıya geliş nedenlerimizle ilgili düşünceleri bir anda her şeyi altüst etti... İlerisi için yeni bir süreç sundu. Açıklamaları hepimizi şok etti....

 

           

Roman tartışmaları-II

          

         

1980 yılları..        

Bizler, bir şeylerin yokluğunu hissediyorduk, aynı zamanda da bir şeylerin varlığını!.. Hepsinden önemlisi de toplumsal eşitsizliği!.. Evet!.. O zamanlar her şey yasaktı; şiir, hatta yazı bile!..        

Bizler arada kalmış insanlardık...      

Ağabeylerimizin hepsi içerideydi...        

Dört duvarın ardında kendi gerçekleriyle ilgili belirsizliği beklerken, bizim gördüklerimizden, fark ettiklerimizden ve hissettiklerimizden, birbirimize soru sormaktan ve bunu yorumlamak için aklımızdan başka bir şeyimiz yoktu...      

Her şeyi sorduk, sorguladık ve yorumladık!.. Reklamları, sinemayı, dünyayı, ülkeyi, kendimizi, hemen hepsini, her şeyi!.. Kendimize bir yer edindik. Bir misyonumuz yoktu....       

İlk önce bir yere toplandık!.. Şiir sevdik, şiir topluluğuyduk, sonra tiyatroyla ilgilendik, tiyatro topluluğuna dönüştük. Oyunlar yazdık, yorumladık!.. Faaliyetlerimiz engellendi. Israrcıydık. Devam ettik, eve toplandık!..       

Sonra politik ortam hızlandı... Beraberinde bir sürü toplumsal kurtuluş reçeteleri sunuldu... Olup bitenleri incelerken birden duvar yıkılmış, çökmüştü. Hem de bizim başımıza!.. Alay konusu olmuştuk... Yıkıldı, öldü, diye ritim tutturmuştular... Bir kısmı buna katılıp libarel oldu... Medyası, televizyonu, gazetesi de cabası!..

       Sessizce izliyorduk... her şeyi duvarın yıkıntılatınlarında bulacaktık... her şeyi didik didik ettik, duvarın öncesini, sonrasını ve tarihe döndük...

       Saint Simon, 1789, 1848, 1871, 1905, 1917, 1936, 1945, 1956, 1968, 1972, 1980, 1989...

     Bir kısmı tarihin bir evresinde durmakta inat ederken, birileri liberal, birileri de sivil toplumcu, postmoderinist, birileri de tarih bitti ve sonu geldi!..

      Biz hala didik didik ediyorduk!.. Psikoloji, Felfefe, sosyoloji, sanat, kültür, her şeyi gözden geçirip yorumluyorduk...             

Birinci kaset burada bitiyor...       

Nedense o hışırtı kulaklarımı tırmalarken, teybi kapatıyorum... Uzunca bir not almışım, sanki bu günlük bunlar yeter der gibi aynada kendime bakıyorum...

 

                   ROMAN ÖRGÜTÜ

      

İkinci gün...      

Hayatımızın her alanına sızdılar!.. Günlük ilişkilerimizi, neler düşüneceğimizi bile belirler hale geldiler!.. Bizler onların gözünde hala yeni döneme uyum sağlayamayan, kaka, boş ve hiçbir şey kazandırmayacak bir amaç uğrunda koşan hayalperestleriz!.. Zibidiyiz!.. Bir taraftan bunu söylerken, bir yandan da kimsenin gerçekliğini yaşamasına da karşı çıkmıyoruz derler. Liberal ukalalıkları elden bırakmazlar!..        

Onların sunduğu bir şeylere ulaşmak istiyorsan ilk önce kendi çevrendekilerin üstüne basacaksın.. dolandıracaksın.. sahtekarlık yapacaksın.. İyi yaşamak istiyorsan acımayacaksın... İşine gelmediklerini görmeyeceksin.. Adileşeceksin.. En yakın arkadaşına kazık atacaksın.. Yeni tanrı dolara inanacaksın.. Dolardan başka bir güç tanımayacaksın..         

Sevgide, aşkta, evlilikte, işte, politikada, ekonomide, arkadaşlıkta!.. İşte o zaman işini bilen adam olarak kabul edilirsin. Bir değerin olur.         

Ha unutmadan, televizyonlarda, medyada yayınlanan telefon numaralarını hemen not edip, ülkede yaşayan insanların emekleriyle ve birikimleriyle var ettiği her şeyi özelleştirirken, bundan kaynaklanan işsizliği, bunalımı, intihar girişimlerini, açlığı, sefaleti ve rezaletleri medyaya satarak; insanların acıma duygularını bir raiting aracına dönüştürerek bu parsadan sende yararlanacaksın!..         

Böylece sen de postmodern yaşamını deterjan markası seçer gibi tüketici bir liberal insan olacaksın!..         

Yeni insan tipimiz bu!..         

Yani arkadaşlar önümüzde çok önemli bir seçenek var. Bir gün önce aç olan, bir gün sonra milyarlarla uyanabilir!.. Bu seçenek bizim gibi insanlara bahşedilmiş bir şans!..         

Toplumu oluşturan insanlar, güçlüler, okur yazarlar, kafası çalışanlar...          

Kısa yoldan köşe dönmek veya iyi bir kariyer ya da bir yere kapağı atmak için bir ipe sarılmak yeterli...        

Sadece yönümüzü ona dönmek ve rüştümüzü ispatladığımızı göstermek lazım... Hepsi bu!.. Ya güçsüzler?.. Onlar ise iş kuyruklarında, maaş derdinde!.. Aybaşlarını çeken insanlar?.. Onlar da günü at yarışlarından kazanacak parayla, hafta sonlarını Toto ve Loto çekilişlerinde ya tutarsa, Milli piyangodan ya çıkarsa  umuduyla geçiriyorlar!..

Yılın iki dilimi olan altı ay başlarında hükümetin sadaka niyetine verdiği maaş artışlarını düşünerek yaşayan insanlar... Serbest piyasa ve postmodern liberalizim insanların düşlerini bile değiştirdi.

                              ***     

Telofon çaldığında soluğum kesilir gibi oluyor, telefona doğru heyecanla ilerliyorum... Arayan Bahar...         

„Ne yapıyorsun?“         

„Roman kayıtlarını temize çekiyordum...“         

„Rahatsız etmedim değil mi?“         

„Hayır!“         

„Belki sana uğrayabilirim!           

“Tamam!“       

Telefonu kapattıktan sonra masaya doğru ilerliyorum, masada her şey bıraktığım gibi duruyor... Roman taslaklarına göz gezdiriyorum... Bunlar Su Aydınoğlu’na gönderdiğim faks metni...

  

      

 

 

ROMAN TASLAKLARI-III

 

        

"Alo!"      

Su Aydınoğlu:        

"Müthiş bir kurgu Reha, diyor. Tam onderground bir roman!"     

(heyecanlı)         

"Bunu yazmalısın Reha!.. Kokrunç bir şey!"       

"Dur!"       

"Bunlar bir dergi gurubu, dergileri dağılmış durumda, aralarında bir yazar var, sonra yazar geri dönüyor, önlerine önemli bir yazma fırsatı çıkıyor. Oluşumlarını, gelişimlerini, yaptıklarını, geçmiş dünya ile bu günkünü gözden geçiriyorlar, arkadaşlarının daha önce yazdığı bir romanı geliştirerek hep birlikte düşlerin tarihini anlatan ve gelecekteki düşleriyle yaşayacak insanlara bir roman yazmaya karar veriyorlar."                 

“Evet."      

“Yani hepsi bir nevi roman örgütüne dönüşüyorlar!.. Bu romanda en çok ihtiyaç duyulacak şey kendilerine oluşturdukları muhalif kimlikleri. Ki; bu kimlik: Duruş noktaları, anlatacakları da düşleri.. Sanki kendimi bir an bir romanda buldum, bana Ölü Ozanlar Derneği adlı romanın bir sonraki devamı gibi geldi. Bu roman tam bir underground, hiç böyle bir çalışma yok Reha. Çok şeylere mal olur, her şeyin gözden geçirilmesine yol açar! Muhakkak yazmalısın!.. Eğer izin verirsen bir çok yayıncıyla görüşmek istiyorum. Şunu söyleyeyim ki hepsi de üstüne atlayacaklardır!”       

“Teşekkür ederim.”    

“İşin gerçeği Su!.. Bilincim ve ruhum açıldı!.. Burada yaşadığım şeyler, yazarlık serüvenin neresinde olduğumu ve neleri yapmaya çalıştığımı fark etmeme neden oldu. Su!.. Biz her zaman iyi bir dergiydik, ama koşullar.”     

Su Aydınoğlu:        

“Keşke ben de toplantı da olsaydım... Beni niye çağırmadın," diye bir sitemde bulunuyor.

       .....

       .....          

“Yeni arayışlar! Bizim de buna ihtiyacımız var.”    

“Keşke sen de burada olsaydın! Fakat bir şansın var, bütün tartışmaların hepsini bir teyp kasetine kaydettik!.. İstersen kaydın bir kopyasını gönderebilirim!.. Hatta istersen yazılı metin haline çevirip, ki çevireceğiz zaten, arşive konulacak sana ulaştırabilirim.”

  

Su Aydınoğlu büyük bir sabırla beni dinliyor. Soluk alıp verdiği bile anlaşılmıyor neredeyse. O kadar etkilenmiş...  

"Su," diyorum. "Kısa bir sürede ilk romanın metinlerini göndereceğim, az bir çalışma kaldı."   

"Tamam! Yeni gelişmeler olursa beni haberdar edersin."   

"Peki.“    

"Yeniden söylüyorum Reha!.. Biz yazma serüvenindeki insanların böyle bir ruha ihtiyaçları var!.. Aslında şu an, hemen oraya gelmek istiyorum. Yaşadığım şehrin boğuculuğundan ve stresinden kurtulurdum. Kaygılarla yaşamaktan bıktık artık. Buradan kaçmakla en iyisini sen yaptın!"   

"Tamam.. Görüşürüz."   

"Bu romanı mutlaka yaz!"   

"Zaten öyle düşünüyorum."

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler :

Yollar Dönüşe Gider

6/7/2009 · Kategori: roman

 

Yollar Dönüşe Gider

 

Reha çocukluğunun ve ilk gençlik yıllarının geçtiği beyaz şehirden ayrılırken onu uğurlamaya gelen küçük kardeşi ve amcaoğlu Zeki kederliydiler, yüzlerinde keder vardı, ayrılığın getirdiği bir şey olsa gerek genç yzar serüvencisi de doğup büyüdüğü şehirde yaşadıklarını, tanık olduğu şeyleri hiç unutmayacağını düşündü, bu sefer Antalya’ya otobüsle değil de uçakla dönme fikrini aklına düşüren amcaoğlu olmuştu. Havalanı pisti her ne kadar uçağın kalkmasına müsait olsa da yol kenarlarında kar kümeleri ve kar toparlakları göze çarpmıyor değildi hani. Şehirde bıraktıklarına, kimisini görmeye de fırsatı olamadı, kimileriyle de ayaküstü ancak vedalaşma imkanı buldu, daha şimdiden Aytuğ’a, Kiremit dergisinin yorgun romantiğine anlatacağı çok şey vardı, bunları düşündükçe daha da heyecanlanıyor, bir an önce Antalya’ya varmak için can atıyordu. Onu havaalınında karşılamaya kimse gelmedi,

Yolları birbiri ardına geride bırakıp Kaleiçi’ne indiğinde Çıldırmışlar Evi adını taktığı ahşap yapının hüzünlü çehresi uzaktan uzağa sanki ona göz kırptı, her şeyi bıraktığı gibi bulup bulmayacağı konusunda ise kaygısı vardı hala daha. Zümrüt ne yapıyordu acaba? Romanı hakkında yeni düşüncelerini hemen onunla paylaşmak isterdi. Boyalı Meryem’in öfke dolu bakışları gelip karşısında durunca hangisine yöneleceğini şaşırıyordu bir an. Halkadakileri düşündü sonra, Neyzen, bahçenin müdavimleri, Romancı Celal, saçları kızıla boyalı kadın, en sonunda da tabi kadim dostu Aytuğ.

 

 

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler :

Üçüncü Güç

6/7/2009 · Kategori: roman

Üçüncü Güç

 

 

Aytuğ’un Çarşıdaki oyunlu kahveye çağırmasıyla alel acele evden çıkan Reha önemli gelişmeler dediği ve kadim dostunun ne yapmaya çalıştığını merak ediyor, aklına olumlu şeyler getirerek yüreğini ferah tutmayı da ihmal etmiyordu her nedense. Sonbaharın geldiğini sadece turistlerin çekilmesinden çıkarmıyordu, gerçi şehir turistler gittikten sonra bir hayli boşalmış ve de tenhalaşmıştı haliyle, gözle görülür bir rahatlama da söz konusuydu hani, evin sıkıcı havasından ve romanın zor ilerlemesinden gaygıları vardı, bunları dağıtmak, günlerdir kafa patlattığı metinlerden uzak durması açısından da bu buluşma Reha’yı bir anda mutlu bir insan hüviyetine sokmada geç kalmadı, Aytuğ ilkin lafına ne kadar üzüldüğünü söyleyerek başladı, aslında Cimrin’in böyle gelgitleri olduğunu, zamanla durulacağını ve isterse barıştırabileceğini bile ileri sürmekten geri durmadı, papaz ölen eşinden sonra dengesini kaybetmekle kalmamış, bunaltılarıyla dengesi iyice bozulan insan kadınlara zafiyetinden dolayı da böyle fervri çıkışlarda bulunabiliyordu, “Merak etme, bu meseleyi de halledeceğim,” derken konuyu nereye gietireceğini hala merak etmekteydi Reha. Aytuğ’un dergi dönemindeyken ve daha sonra gazetecilik yaptığı yıllarda da kafasında sürekli senaryo kurguları yaptığı ve bunlarla meşgul olurken, he nedense kağıda dökme cesareti gösteremediğini biliyordu en azından. Eğer isterse birlikte senaryo çalışması yapabileceğini söyleyen Aytuğ, bu konuda ne kadar ciddi olduğunu göstermek maksadıyla yanında derginin arşivinden bazı dökümanları da yanında getirdiğini gördü. Bir an önce başlamalıydılar, vakitleri yoktu, bir daha kafasını toparlayıp toparlayamayacağını ise bilemiyordu, işler de başını kaldırıp buralara kadar geldiğine şükretmeliydi aslında. Aytuğ’a yüreğindekileri nasıl ifşa edeceği telaşına düşen Reha, kadim dostunu kırmamaya çalıştıysa da Aytuğ diretiyor, insanların artık durağan ve içsel şeylerin ötesinde çarpıcı, atak, kurgusu hızlı olan şeyler tükettiğini iddia ettikten sonra, ona kibarca mitolojiye kafasını takan genç yazı serüvencisine bunları bırakmasını öğütlüyordu denebilir. Reha kararlıydı, yüreğinde olanları kağıda aktarmadıktan sonra gözüne bir hiç gelmekteydi.

Aytuğ:

“Kadınlara methiye romanları yazacaksan o da başka tabi.” dedi sesini yükselterek.

“Nereden çıkarıyorsun şimdi bunları?” dedi Reha da.

“Tacit söyledi kim olcak?”

“Tacit’in de ağzında bir şey durmaz.”

“Öyle söyleme, çocuk haklı.”

 

Bu gergin konuşmalarının ardından Reha yanında getirdiği kağıt kalemi ve notlarını üşenmeden çıkarıp masanın üzerine koydu, Aytuğ kısa kısa geçmek niyetindeydi, her şey istediği gibi giderse sonunda hayalindeki romanı yazmaya vakti olacaktı.

 

 

19... yılı

Türkiye

Yoğun bir yağmur yağmaktaydı. Mayıs ayıydı. Etraf ıssızdı. Limanın güneyinde bir yerdi. Korkunç karartıcı bir hava hüküm sürmekteydi. Sürekli şimşekler çakmaktaydı, gök delinmişçesine sicim gibi yağmur boşanmaktaydı. Uzun bir yağmurluk giyinmiş, yüzünü kapatmış korku içinde bir genç limanın bu sapa yerinde kaldırımda durmaktaydı. Bu muhabir Ali’ydi. Her şeye şüpheyle bakmaktaydı.

Yaklaşık iki yüz metre ileride boş bir tane telefon kulübesi vardı. Muhabir Ali bu telefon kulübesine bakıyordu. Gidip gitmemekte kararsızdı. Cebine eline attı, bir samsun sigarası çıkardı. Sanki karar vermek zorundaydı, ama bir türlü karar veremiyordu. Ne yaşamışsa korku içerisindeydi, her an sanki bir şey olacakmış gibiydi. Sigarasını bile telaşla yakmıştı. Yağmur kesintisiz sicim gibi yağmaktaydı. Sigarayı içemedi, sigarası ıslanmıştı. Yere atmıştı hiç duraksız. Kafasında yeniden o düşünce belirdi, gazete ofisini basmalarından korkuyordu, her şey açığa çıkmıştı, kendisi kadar ofistekiler de tehlikedeydi.

Cebindeki bozuklukları çıkardı, bunlar jetondu, jetonlara anlamsızca baktı, bir anda ok gibi fırlamıştı durduğu yerden, telefon kulübesine doğru var gücüyle koşmaya başlamıştı. Sanki kurtuluş umudu bu telefon kulübesi gibiydi. Kulübeden içeriye girdiğinde soluk soluğa kalmıştı. Gökyüzü kara bulutlarla çevrilmişti, durmadan şimşekler çakıyor, bir anda her yeri aydınlatıyordu.  

Telefonun ahizesini eline alıp arayacağı numarayı telaşla aceleyle tuşladı. Hatta ilk seferde yanlış tuşlamıştı.

-Lanet olsun! dedi. Heyecanımdan numarayı bile yanlış çevirmişim.

Numarayı tuşlarken bir taraftan da etrafına korkuyla bakmaktaydı. Bu kulübeye ulaşmak için arkasından izleyen adımların büyük bir ustalıkla atlattığını düşünse de hala kaygılıydı. Her an ele geçme korkusu vardı. “Allah’ım inşallah ofistedir.” Telefon çalıyordu. Ahizeye gazeteci

-Alo demişti.

-Ofiste misin? oh ofistesin!

-Ne oldu? Gazeteci adam bir an ofiste olma ihtimalinin neyse boş ver! Adamlar fark ettiler.Peşimdeler ama ben yinede başardım.

Gazeteci Sinan:

 -Hemen terk et orayı! Emin bir yer bul! Tamam mı?dedi.Telefondaki ses sonra kesilmişti.

Telefon kulübesini araba farları parlatmaktaydı..Gözlerini kapatmıştı bu yüzden. Son ses: “Lanet olsun!.. Buldular!...” demişti.

Gazeteci Sinan: “Kendini güvenli emniyete al!” Gazeteci hala konuşmaktaydı ama ses gelmemişti.

 

                                   ***

Adamlar kulübede muhabir Ali’nin ağzını kapatıp bayıltmışlardı.

Eldivenli adam ahizeyi eline almıştı... Gazeteci Sinan hala konuşmaya devam etmekteydi.

-Kendini çabuk güvenli bir yere al! Kaç kez söyledim sana! Telefondan ses gelmiyordu ama açıktı. Birisinin dinlediği belliydi. Sonra telefon aniden kapanmıştı.

-...........dıııt.........dııııııııt ses gelir.Gazeteci Sinan donup kalmıştı, şaşkındı.Haber için bilgi toplayan elemanı fark edilmiş ve ele geçirilmişti. Şaşkındı. Nasıl bir yol izleyeceğini bilmemekteydi. Bir an çeşitli şeyler kafasından geçti. Gazete sahibi Murat Hoca’yı veya yazı işleri müdürü Kamil Bey’i arayıp haber vermek ya da acil bir şekilde gazetenin avukatını arayıp konuyu emniyet babında müdahale etmeyi düşünse de girişimde bulunmak cazip değildi. Çünkü kendisi de gazete ofisi de tehlikedeydi.

Muhabir kız bir anda gazetenin bilgisayarda dizgi işlem yapmaktaydı

-Çabuk burayı terk etmemiz lazım! dedi. Adamlar buraya geliyorlar.

Kız apar topar çantasını alır ofisten çıkacakken kalabalık ayak sesleri duyulmuştu.

-Kahretsin adamlar geliyor!!.

Kız’ı kolundan tutup karşıdaki reklamcının ofisinin kapısı açık olduğu için oraya atmıştı. Kapının arkasındaki anahtar üzerindeydi. Kapıyı kilitledi ve kızla birlikte yere uzanıp beklemeye başladı.

Kalabalık ayak sesi geliyordu. Postallı kar maskeli yeşil haki parkeli iri yarı uzun insanlar ellerinde taramalı silahlar.

Gazete ofisi açık, pencere açık, masadaki bilgisayar kapanmamış, monitörün ışığı, yazılar kül tablasında sigara izmariti yanmakta.

Şef:

-Buradalar demişti! Sigara hala yanık !

-Her tarafı arayın!

-Peki!

Her tarafa bakmaya başlamışlardı. Kapıları kontrol etmişlerdi. Kapılar kapalıydı.

-Hiçbir yerde yoklar.

Şef:

-Hayır! Buradan çıkamazlar. Tuvaletlere her yere bakın!diye bağırdı.

Adamlar:

-Peki! demişlerdi.

Bu sırada kız heyecandan öksürmek durumunda kalmıştı. Gazeteci Sinan ağzını kapatıp yere uzanmışlardı.

TELSİZ SESİ:

-Buradaymışlar!..Fakat ofiste değiller!..Bir yere kaçamazlar...Binayı kuşattık...

Sonra o sessizlik olmuştu.

-Tamam!..Yakaladığımızda size getireceğiz...Bir zarar vermeyeceğiz...

Yine bir sessizlik.

Şef:

-Dağılın!Bütün yerleri kontrol edin!Kazan dairesi bodrum tuvaletler...Sıçan deliğine bile girseler girip bulacaksınız!..

Adamlar ellerinde fenerler kapalı ofislerin içine de bakmaya çalıştılar. El feneri tuttular...

GAZETE OFİSİ şehir merkezinin yakınında bir iş hanındaydı. Gazete ofisi iş hanın zemin katındaydı. Çeşitli iş ofisleri bürolar bulunmaktaydı bu iş hanında.

Kapıları zorladılar içeriye bakmaya çalıştılar el fenerleriyle...

Kapının kilitli olup olmadığını kontrol ederken gerilimi yaşamıştı Gazeteci Sinan. Kapıyı kilitlemeyi unutmuşsa açıp, kapıyı açıp içeri gireceklerdi. Ama Allahtan kapı kapalıydı.

Gazete ofisini taramaya başladılar. Ofisin altı üstüne getirmişlerdi.. Sonra da benzin döküp yakmışlardı. Gazeteciyi bulamadan gittiler.

Ofis yarım saat sonra alev alıp yanmaya başladığında gazeteci bir anda uyanır.Bu sırada telefon çalmaktadır.Gazeteci hala olayın şokundadır.Telefon ısrarla çalmaktadır.

Gazeteci Sinan bu kabusu çok görmekteydi. Uyandığında karşısında sembolik bir yer vardı- oraya bakar- bu sayede kabus olduğunu anlardı.

Telefon hala çalmaktaydı.Telefonun ahizesini eline aldı.

-Alo!dedi.Hala rüyanın etkisindeydi.O gerginlikle Ali’nin sesini yine duyacağını düşündü.

Karşıdaki Kız(Selvi):

-Telefona niye cevap vermiyorsun?..

Gazeteci Sinan:

-(Gergin)Duymadım sesini!dedi.

Selvi:

-Hep böyle oluyor zaten!..Ne ise vaktim yok!..İş bitiyor.Dış kapının anahtarını yanıma almayı unutmuşum!..Servisle birazdan geleceğim...Sevilay ile kahvaltı yapacağız.Haberin olsun!..(Bir an gülümser)Seni seviyorum...

Gazeteci Sinan:

-Ben de!dedi. Sonra telefonu kapattı.Yataktan kalktı.Bir sigara yaktı.Hala rüyanın etkisindeydi.Mutfağa gitti.Kahve koydu.Bu duygularını bastırmak için televizyonda müzik kanalını açtı. Kabustan sıyrılmak istemekteydi. Ama ne kadar denese de kabusun sonu belleğinde film izletir gibi izlemekteydi. Ama nedense kabusun sonu ve yaşanan olaylar gerilimsi değil de masalsı şekilde belleğinde belirmekteydi.

Ofis yanmaya başlar. İtfaiye gelir. İnsanlar birikir. O karmaşayı sığındığı ofisten duyar. Yangın söndürülür. Yatışır. O sırada çıkıp kaçarlar. Ardından polis gelir gazeteciler gelir haber muhabirleri gazete sahibi gazeteci ve orada çalışan kız kayıptır. Bir arkadaşının yanına sığınırlar. Sabaha doğru bir yük kamyonunun arkasında kızı emniyete alarak şehir dışına çıkarlar. Kamyon bir yerde durdurulur. Aranır. Sivil ve askeri eli silahlı adamlar kaçak bir teröristi aradıklarını söylerler. Gazeteci Sinan’ı tarif ederler.

Bunları düşünürken müziğin sesini açmak istedi Sinan

Dolabı açtı. Özel kilitli bir dolabı vardı. Oradan bir suni film ses kaydı ve dökümanlar vardı. Teyp kasetini küçük teyp kasetiydi, bu kaseti alıp teybe koydu. Sesleri dinlemeye başladı.

TEYİPTEKİ SES konuşmaya başlamıştı:

-Abi... konuşurlarken duydum iki gün sonra çok büyük bir toplantı olacak...bu toplantı çok önemliymiş...çok büyük adamlar gelecekmiş...hatta güneydoğudan bile...içlerinde askerler bile var...polisler de var...hatta bir adamın da otelini zorla almışlar...fakat birisinden bahsediyorlar...sır gibi saklanıyor...bunu saklıyorlar...

GAZETECİNİN TEYPTEKİ SESİ-

 Kendine dikkat et...kendini koru...

ALİNİN SESİ-Abi bu haber kaçmaz...yemin ederim Türkiyenin gündemine bomba gibi düşecek bir olay bu...

GAZETECİNİN TEYPTEKİ SESİ-

Canından olma da!...

ALİNİN SESİ-

-Bana bir şey olmaz...adamların güvenbini kazandım...beni fark etmezler bile...o gece için garsonların içine beni de aldılar...

GAZETECİNİN SESİ- toplantının nerede olduğunu biliyor musun?

ALİNİN SESİ-Bilmiyorum abi...sır gibi saklıyorlar...burada olmayacağı kesin...toplam altı kişi seçildik...dört garson...bir aşçı...bir de refaketçi olarak...benden şüphelenselerdi beni seçmezlerdi...

GAZETECİNİN SESİ-Nasıl irtibat kuracağız seninle...

ALİNİN SESİ-Abi son güne kadar sır gibi saklıyorlar bunu...

Gazeteci bunları dinlerken sigara ve kahve içmekteydi.

GAZETECİNİN SESİ-Bizi merak içinde bırakma...

ALİNİN SESİ-Bana donanma lazım kamera lazım...

Gazeteci sesleri dinlerken görüntüyü koyar....son kare:

GÖRÜNTÜDEKİLER: Büyük bir masa fulu bir çekim uzaktan masada oturanlar tartışanlar...telefondaki ses sürmektedir...

ALİNİN SESİ-Ben altından kalkarım...

GAZTECİNİN SESİ-Aman dikkat et!..Canından olma..

ALİNİN SESİ-Bana bir şey olmaz!...Bu güne kadar her şeyin altından kalktım...(ses biter)

Gazeteci görüntülere bakar

Görüntülerdeki adamın biri şöyle der:

-Güç birliği yapmamız lazım...

BAŞKA BİR SES-Biz yokuz...olamayız...bu metot ve yöntemleriniz bize ters... (Bunu PREFOSÖR lakaplı adam söylemişti.)

Görüntülerde bir de RAMİS BEY diye biri de vardı.

 

 

Aytuğ anlattıkça kendisini daha bir kaptırıyor, kendisini kaptırdıkça sanki kendisinden geçerek bir an anlattıklarıyla yaşayan insan kılığına giriyordu, Reha da ona ayak uyrurmak için çırpınıyor, bazı yerleri kısaca not alıp daha sonra eve döndüğünde düzeltip genişleteceğini hayal ediyordu. Aytuğ’un sonra durup etrafına bakması ve Reha’nın ilgisini dağıtması ise hiç olacak bir şey miydi? Bunu neden yaptığını anlayamasa da tedirginliğini görebiliyor, ama sesini de çıkaramıyordu her nedense.

Telefonu çalınca Aytuğ bölündü ve hay aksi şeytan der gibi telefona baktı, ama arayan kimse ona Reha’nın yanında cevap vermek istemedi, masadan fırladığı gibi bahçeye çıktı ve çardak olan yerde bir hayli konuştular, arada bir Autuğ”’un, “Anlamadın abi..”, “Sana ne dedim ben..”, “Her şey yolunda mı?”, “Kızarım tabi..” sözlerinden bazı olumsuz gelişmeler yaşandığını fark etti, kimi yerlerde bağırarak konuşuyor, kimi yerlerde ise sesi fısıltıyla çıkıyordu, hatta bir eliyle ağzını kapıyrak konuşması Reha’nın dikkatini daha çok celp etti, konuştukları kimse önemli olmalıydı ve kimsenin, yakınındaki insanın bile duyurmamlıydı.

Aytuğ daha sonra masaya döndüğünde özür dilerek hemen çıkması gerektiğini söyledi, “Ben seni yine ararım, bana bir şey sorma şimdi.” dedi, Reha bir zaman oyunlu kahvede yazılanlara, notlara göz gezdirdi, sonra o da dışarı çıkıp Kumru’nun evinin yolunu tuttu.

 

 

 

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler :

Kumru'nun Evi

6/7/2009 · Kategori: roman

Kumru’nun Evine Taşınınca

 

 

 

Hıristiyan Cimrin Çıldırmışlar Evi’inden kovulunca, kendisini bir an korunmasız ve çaresiz hisseden Reha’ya  eğer isterse Kumru evinde kalabileceğini ve romanını bitirmesi için evin bir odasına yerleşebileceğini söylediğinde dünyalar onun oldu, o gün işlerin sarpa saracağını, orta yaşlardaki papazın Hülabi’yi atölyenin karanlık bir köeşesine çekip hırpalamasından belliydi, Cimrin’in Kumru’ya olan ilgisi ve Reha ile yakınlaşmalarını affetmedi Cimrin, buna hemen bir kılıf da bulmakta geç kalmadı, valizini ve eşyalarını toparlayan Reha artık bir an bile durmak istemedi burada. Tacit de geldi yanlarında, aslında Tacit’in de Kumru’ya karşısının ilgisinin olduğu o gün akşam yemeğinde balkonda şarap içerlerken ortaya iyiden iyiye çıkacaktı. Tiyatro çalışmaları hiç de iyi gitmemekteydi ve böyle giderse oyunu çıkarmaları ve sahnelemeleri hayal olacaktı. Tacit Bir Delinin Hatıra Defteri’ni yıllardır sahneleme peşinde olduğundan artık bunu bir onur sorunu halini getirdiğini ise Kumru’dan öğrendi. Bayağı içmişlerdi ve Reha İtalyan İşgali sırasında yaşanan bu umutsuz aşkı mutlaka bitirmek için kendisiyle savaşıyordu resmen. Tacit sonunda ağzındaki baklayı çıkardı, “Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum ama sana aşığım Kumru,” sözlerini bir çırpıda söyledi, o an herkesi şok etti bu sözler, en çok da Kumru’yu. Sonra gülümsedi Kumru, buna imkan olamayacağını söyledi, elinden geldiğince Tacit’i kırmamaya çabaladıysa da Tacit bir öfkeyle kalkıp dış kapıyı ondan beklenmeyecek bir sertlikle çarparak evi terk etti. Kumru elinde kırmızı şarap bir zaman öylece kaldı balkonda, yüreğinin kabardığı ve dalıp gittiği yerlerde bir başına ve çaresiz bir kadını gördü ilkin Reha, ona kimsenin yardım elini uzatamayacağını da. Her şeyin böyle ani gelişmesine bir anlam veremediğini söyleyecekti konuşmak isteğine kapılınca. Neden böyle olduğunu bu yüzden hiç anlayamadığını, Tacit’in dergi dönemindeyken Seli’ye aşık olduğunu, bir zaman Seli ile aynı evi paylaştıklarından biliyordu bunu, yüreğindeki zaaflarıyla baş başa kalmasının iyi olacağını, bunları bildiği halde onunla böyle bir ilişkiye giremeyeceğini anlattı dili döndüğünce. Reha hak veriyordu bunlara, Kumru’nun sözleri ona öyle bir dokundu ki yüreğinden geçenleri bir sıraya koyup ne söyleyeceğini bilemedi ilk başta, bu yüzden susarak kederli kadına bakmakla yetindi. Kumru daha sonra uyumak istediğini söyleyerek kendi odasına gittiğinde Reha bitiremediği romanı, Şehriban’ın günlüklerinde yazılanlar ve son yaşadığı şeylere bir anlam vermeye çalıştı, bu evde daha ne kadar duracağını, eğer canı sıkılırsa ne yapabileceğini düşünmek bile istemedi. Şimdilik canını sıkan şeylerden uzak durmaya çalışmak en iyisiydi, sonrasını ise zaman belirleyecekti en azından.    

Ertesi sabah bahçeye gittiğinde sanki Salman bey her şeyin farkındaymış gibi, bahçedekilerin bir anda bakışlarını ona çevirdiğini ve ona baktıklarını düşündü Reha ve başını önüne eğdi, oysa bahçedekiler her zamanki gibi kendi hallerindeydi.

Saçları kızıla boyalı kadın Salman Bey’in yanındaydı ve onu görür görmez ayağa fırladı,

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler :

« Önceki ::