DİZLERİMDE UYUYAN KEDİ MASALI

Dimitriv-2

22/9/2009 · Kategori: roman

2.

       

Mehmet Hoca Bekir’le görüşmesini bitirdikten sonra cebinden Rahip Dimitriv’in kartını çıkardı. Her şeyi nasıl açıklayacağını bilememenin gerginliğiyle baktı karta, karttaki numarayı tuşladı, sonra derin bir nefes aldı. Dimitriv’e ne söyleyeceğini düşündü, olayların bu raddeye geleceğini tahmin etmediğinden huzursuzdu,  Sonunda telefon açılınca:

“Alo! Dimitriv.” dedi,  “Ben Mehmet Hoca.”

Sesi tedirgindi, Dimitriv telefonun diğer ucundaki tedirgin insanın neler söyleyeceğini merakla bekliyordu. Acaba bir şey mi olmuştu bilmediği?

“Efendim Mehmet Bey.” diyebildi ancak.

“Rahip! Dokümanlara jandarma el koydu. Buluşmamız lazım.”

Sesi tedirgindi, bu olumsuz gelişme hiç hesapta olmayan şey canını fena halde sıkmıştı.

“Nerede buluşalım.” diye sordu Dimitriv. O da heyecanlanmıştı ister istemez.

Kaybedecek zaman yoktu, aklına ilk gelen Hamza Hoca oldu, en uygunu da buydu zaten.

“Hamza hocanın evinde buluşalım.” dedi, “Adresi biliyor musunuz?”

“Bulurum.”

“Saat 13,30 uygun mu?”

“Sanırım uygun. Değişiklik olursa seni ararım.”

“Tamam, görüşmek üzere, hoşça kal.”

Mehmet Hoca, bu seferde Hamza Hoca’yı aradı.

“Hocam iyi günler. Mehmet Hoca”

“İyi günler Mehmet Bey.”

“Önemli gelişmeler oldu. Saat 13,30’da bulaşabilir miyiz?”

“Hay hay, olur.”

Mehmet Hoca, elindeki dosyaları düzenleyip çantasını hazırlamaya koyuldu. Dimitriv de kaldığı otelden ayrıldı. Akan trafiği ile İstanbul’un her zamanki hengamesine kulak tıkamaya çalıştı. Bu şehir böyleydi, içinden çıkılmaz bir hal alsa da kendisine çeken bir tılsım vardı muhakkak. Köşedeki taksi durağından değil de yoldan geçen bir taksiyi el işaretiyle durdurdu, şoför Karadenizliydi, fiziki yapısı bunu hemen ele veriyordu. Polonez Köy’e sürmesini istedi ondan. Şoför de söylenen adrese gitmek üzere yola koyuldu. İlk defa taksisine bir yabancıyı aldığından değil de papaz olmasından dolayı meraklıydı da. Dimitriv konuşmaya fırsat vermedi hiç de.

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler :

Bekir-1

21/9/2009 · Kategori: roman

1.   

Bekir arabanın içerisinde gayet sakin yolun iki yanından akan görüntülere bakıyor, arada bir de özel şoförüne gözü ilişiyordu. Otele neredeyse varmış sayılırlardı, ama tam otelin girişine geldiklerinde arabayı durduran şoför bir şeylerin ters gittiğini gördü. Otelin girişi jandarma tarafından ablukaya alınmış giriş-çıkışlara izin verilmiyordu. Bu arada Bekir’in cep telefonu çalmaya başladı. Telefondaki adamlarından  Faruk idi. Önemli bir şey mi vardı acaba, yoksa ısrarla telefonu çaldırmazdı Faruk. Yanılmamıştı. Faruk’un sesi tedirgindi, korkmuş bir insanın paniği söz konusuydu. “Ne oldu?” diye sormadan daha Faruk’un “Ağam! Jandarma kapıda ne yapalım?” sözleri kulaklarında yankılandı. O an hemen bir itkiyle

“Kitabı saklayın, kapıyı açın.” talimatını verdi.

“Tamam, Ağam.” dedi Faruk da.

***

Faruk ve diğer arkadaşı bu yeni talimatla işlerini yoluna koymak için kitabı hemen saklamanın yoluna gitmişlerdi. Faruk o an nedense aklına banyo dolabı gelmişti, arama sonucunda oraya bakmayacaklar mıydı peki? Nedense o an aklına gelmedi bu. Alelacele kitabı banyo dolabının içine saklayıp sonra kapıyı açtı. İçeriye Kıdemli Yarbay girdi, peşinden de beş er. Faruk oldukça soğukkanlı görünmeye çalışmaktaydı. Üzerine kuşku çekecek herhangi bir hareket her şeyi ele verebilirdi. Rutin kimlik sorgulaması yapıldıktan sonra Yarbay Ferit, Faruk’a “Kitap nerde?” diye sordu. Her şeyi biliyorlardı. Bunun için gelmişlerdi zaten. Sesindeki ton da bunu vurgulamaktaydı. Bizi uğraştırmayın der gibiydi.

Faruk,

“Ne Kitabı Komutanım?” diye kekeledi.

Komutan Feri askerlere baktı;

“Her yeri iyice arayın” dedi.

Faruk’un bu tutumu, bilmez görünmesi iyice sinirlendirmişti.

“Demek saklıyorsunuz. İstihbarat aldık. Uğraştırmayın beni.” diye celallendi. Banyodaki askerlerden biri:

“Buldum komutanım” diye bağırdı.

Faruk başı önüne eğildi, artık her şey buraya kadardı.

Yarbay Ferit:

“Alın bunları da tutuklayın” diye emir verdi.

Askerler emri yerine getirmekten hiç de çekinmediler, Faruk ve iki arkadaşını kelepçeler takarak tutukladılar.

Otelin kapısında bekleyen Bekir adamlarını tutuklanmış olduklarını görünce vakit geçirmeden şoförüne “Geri dön, Cafer’in evine gidiyoruz.” dedi. Yüzündeki ifade her şeyin sonuna gelindiğinin işaretleriyle doluydu. Bir anda beyaza kesmişti. Kumru ve diğerlerini düşündü, belki de Kumru’ya kavuşmak bir hayal olacaktı artık. Şoförün “Tamam Ağam.” Sözlerini bile duymamıştı sanki. Gözünün önünde Kumru’nun hayal meyal beliren yüzü beyaz sisin içerisine girerek kaybolup gitti. Kendisine gelir gelmez artık her şeyi daha bir ölçer biçer oldu, dikkatli adım atmaları gerektiğini biliyordu, bu yüzden Bekir’i aradı.

“Alo Bekir! “Ben Cafer Emniyetten arkadaş olanları anlattı, hayırdır?”

“Ben de sana geliyorum, görüşürüz.”

Bekir bu telefon görüşmesinden sonra sabırsızlıkla hemen babasını aradı, ne yapacaklarını bilemiyordu. Çuvallamışlar mıydı? Her şey bir anda nasıl böyle tersyüz olabilirdi ki? Telefonda ürkek sesiyle olup bitenleri öğrenebildiği kadarıyla babasına anlattı. Fırat Bey bir anda aksileşmiş aynı hayal kırıklığını yaşasa da yılların verdiği tecrübeyle oğluna Cafer’in yanından ayrılmamasını talimatlarını beklemesini söyledi.

Cafer’in evine vardıklarında her ne kadar soğukkanlı olmaya çalışsa da korkmuştu, her an her şey olabilir diye endişe duymaktaydı. Faruk ve diğerleri eğer konuşursa başları epey derde girecekti, bu durumu kime nasıl açıklayacaklardı?

Cafer:

“Ne yapacağız, Bekir?” diye sordu.

Bekir dik dik yüzüne baktı, bu sorudan canı sıkılmış gibiydi.

“Babamın talimatlarını bekleyeceğiz.” diyerek kestirip attı.

Jandarma bu işi nerden öğrendi? Kim veya kimler bildirdi? Oysa olayı bilen birkaç kişiydi. Bekir, İstanbul’daki Mehmet hocayı bilgilendirmek üzere telefon açtı. Her şeyi haber verip bu gerginliğin yükünü biraz olsun hafifletmek istedi, yoksa kendi kendisini yiyip bitirecekti. Mehmet hocanın bilmesi gerekiyordu, son gelişmeler hiç de iyi değildi.

“Alo! Hocam, kitaba jitem el koydu. Fakat birkaç sayfanın mikro filmlerini MSN adresine gönderdim. Aldın mı?”

“Ya! Nasıl olur? Nerden Haber almışlar?”

“Bilemiyorum, Hocam.”

“Tamam, dayıma selam söyle. Allah kolaylık versin.”

“Teşekkürler Hocam, sana da kolay gelsin, aman dikkatli ol.”

“Görüşmek üzere Bekir.”

 

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler :

Bahili-3

21/9/2009 · Kategori: roman

3.

 

Mevsimin sonbahar olduğu ve eskilerden kalma bir anı tahattur gibi İstanbul’un, koca taht şehrinin her semtinin ayrı bir temaşa olduğunu ve dillere destan her şekil ve rengin kokusunu bulduğu, kendisini sürüklediği boğazın rengarenk cümbüşlere sahne olduğu Kalamış ve diğer günleri de bir solukta hatırladı, buraya daha önceleri sıklıkla dostlarıyla gelmeyi alışkanlık haline getirmişlerdi ama onlar artık şimdi mazide kalmışlardı. O tarihlerde boğazın her bir yanı ayrı bir neşvünemaya tanıklık etmekteydi ama bunları şimdi kim bilir, kim kulak asardı ki? Koca şehir öyle acımasız ve gözü dönmüşçesine yağmalanmakta ve tarumar edilmekteydi ki buna daha ne kadar dayanacağını bilmek çok zordu. Belki de bir gün yüreğine hançer saplayan bu insanlardan intikamını fazlasıyla alacaktı ama bunu ben görür müyüm bilmem diye mırıldandı. Boğazın derin sularında ayın seranata çıktığı o demlerden çok uzaktaydı artık, “Kürekleri ağır ağır çek, mehtap uyanmasın” sözleri kulağına çalınır gibi oldu, rüyaları sulara yüzünü çevirdi ve artık kimsenin onu bulamayacağı bir yerde hayalleriyle baş başa kalmak istediği bir anda boğazın kurşuni renge çevrilmiş sularında cümbüşün oyalandığı bu koca şehir artık eski neşesini ve zevkini kaybetmiş gibi sislerin ardına gizlenmiş bir sevgiliye benzetti, sonra da gülümsedi. Bu kadar şairane duygular beslemek ona nedense yadırgatıcı geldi.

 Yanından geçenler onu yadırgamışlardı. Bu sahilde tek başına böyle kendisiyle konuşup durduğuna göre bir derdi vardır elbet diyeceklerdi. Belki o da zorlaşan bu hayat şartlarında aklını kursağına kaçırmışlardan biridir, diyeceklerdi, veyahut da bir meczup diyeceklerdi, oysa meczup cezbeye gelen, coşan, eskilerin deyimiyle başka bir aleme ve boyuta geçerek yeni bir vücut bulması değil miydi insanın aklının? Boş ver diye söylendi. Bir an önce karakola gitmeli ve durumu bir de oradakilere anlatmalıydı ki yüreği ferahlasın, öyle de yaptı.

 

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler :

Bahili-2

21/9/2009 · Kategori: roman

2.

 

Bahili Hoca ertesi sabah uyandığında gözlerinde o mahmurluk, dün geceden zihninde kalan belli belirsiz düşüncelerle doluydu, rüyada gördüklerine bir anlam veremedi, ama bunun peşini bırakacak değildi, bu yüzden eğitim merkezine gider gitmez bu konuyu araştıracaktı. Üzerindekileri değiştirip hemen yola koyulmak için can atmaktaydı. Salih Taş adı ona fazla bir şey çağrıştırmıyordu ne yazık ki, gözünün önüne belli belirsiz bir siluet beliriyor ama tam olarak yerli yerine koyamıyordu. Doğruldu ve odanın ortasında volta atıp durdu, bir an bu sessizliği yadırgadı, evde kimsenin olmayışı ona nedense hüzünlü geldi, sonra eşinin ve çocukların birkaç haftalığına tatile gittiklerini hatırladı, eşinin evde olmayışı ona garip bir hüzün de veriyordu. Bunları hemen başından kovdu ve mutfağa geçti, ilk defa eşinden ayrı sabah kahvaltısı yapmak onu duygulandırmıştı. Masayı toparlamadan alelacele İsa apartmanından çıktı, serçe arabasına binip yola koyuldu.

Din eğitim merkezinde her şey yolunda gibi görünüyordu, günlük rutin işlerine kaptırmış gitmişlerdi, kapıdaki bekçiyle yine göz göze gelmekten kaçındı, odasına ilerlerken geniş koridorluğun loş aydınlığı altında uzayıp kısalan gölgesine baktı, müdür beyin odasında olmadığını gördü, derin bir nefes aldı, odası koridorluğun sonunda yer alıyordu. Abdullah beyle yan yanaydılar. Onu pek sevmezdi. Ne kadar meslektaş sayılsalar da ondan insana bir hayır gelmeyeceği düşüncesindeydi, sinsi ve içten pazarlıklı oluşu ona nedense güven vermemişti, buraya atanıp geldiği ilk günlerde aslında onun ne mal olduğunu öğrenmiş ama üzerinde fazla durmamıştı, belli bir mesafe koyarak fazla samami olmamaya özen göstermişti.

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler :

Bahili-1

20/9/2009 · Kategori: roman

İstanbul/Pendik

 

Masanın üzerinde duran defterin sayfasına baktı, çalışmalarında bir arpa yol bile alamadığını düşündü nedense, kafasında füsunlu bilmeceler elini çekti bir an ve odanın sessizliğinde etrafta gezdirdi bakışlarını. İçindeki sonu gelmez bilmeceleri çözmek şöyle dursun can sıkıntısıyla yüzünün rengi de solmuş gibiydi. Esen rüzgar sanki yüreğine değmişçesine birden ürperdi ve paltosunun yakalarını kaldırarak sımsıkı tutup adımlarını daha hızla atarak park yerindeki serçe arabasına ilerledi, eğitim merkezinden ayrılırken neredeyse hava kararmak üzereydi ve bekçiyle karşılaşmamak için bütün çabasını harcadı, o bakışlarda sorgulayan bakışlar diye düşündü, acaba yüreğinden geçirdiklerini de okuyabiliyor muydu? Kaldırımdaki ağaçların kederli ve bir o kadar insanın içine işleyen bir şeyler yakaladı, belki bu yükselen burcunun balık olmasıyla ilişkilendirilebilirdi. Geniş alını derin bir vakuriyet ve düşüncelerini sürekli içinde saklı tutan bir ruh portesi de çizmekteydi. Kalın çerçeveli gözlükleri her ne kadar çehreye durağan ve soğuk çizgileri pekiştirse de sevecen ve hoşgörülüydü Bahili Hoca. Yüreğinde kanatlanan düşüncelere karşı koyamaması son günlerde kafasını kurcalayan İsa Mesih’in dünyaya gelişini öğrencilerine nasıl anlatacağıydı.

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler :

« Önceki ::